İlaç sektöründe 45 yılı aşan uluslararası tecrübeye sahip, Exeltis Türkiye Genel Müdürü Dr. Ecz. Altan Demirdere ile ilaç sanayinin geçmişten bugüne evrimini, ilaç fiyatlandırma politikalarının sektöre etkisini, Türkiye’nin Ar-Ge potansiyelini ve sürdürülebilir bir sektör için atılması gereken temel adımları konuştuk.
Sizi biraz tanıyabilir miyiz?
45 yıldır ilaç sanayine Ar-Ge, İmalat, Pazarlama ve Genel Müdürlük alanlarında hizmet ediyorum. Galatasaray Lisesi’nin ardından, Basel Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde yüksek lisans ve doktora eğitimimi tamamladım. Ayrıca zaman içerisinde, MBA yaptım ve IMD, Harvard ve LBS’de eğitimler gördüm.

Türkiye, İsviçre, Macaristan ve Rusya’da değişik pozisyonlarda çalıştım. İş hayatımın yarısı yurt dışında geçti. Türkiye’de Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği’ni (AİFD) kurduk ve 5 dönem boyunca Kurucu Yönetim Kurulu Başkanlığını yürüttüm.
45 senenin 42 senesini İsviçre kökenli Sandoz/Novartis’de değişik pozisyonlarda çalışarak tamamladım. 65 yaşında yaş haddinden zorunlu emekliliğimden sonra da son 3 yıldır da İspanyol kökenli Exeltis İlaç’ın başındayım.
Uzun yıllardır global ölçekteki firmalarda genel müdür olarak görev alıyorsunuz. Bunca yıllık tecrübenizle değerlendirdiğinizde geçmişten günümüze sektörde sizce en önemli değişimler hangi noktalarda, ne yönde oldu?
Önce ilacın tarihsel gelişimine bir göz atalım. İnsanlar eski çağlarda yakalandıkları hastalıklardan kurtulmak için bitkilerden ve hayvanlardan yararlanmışlardır. Yani ilk ilaçlar bitkisel ve hayvansal kökenliydi (majistral ilaçlar). 1800’lerin ortalarında ilaç fabrikaları kurulmaya başlandı ve ilaç aktif maddeleri laboratuvarlarda sentezlenerek hazır müstahzarlar (ofisinal ilaçlar) olarak eczanelerde satılmaya başlandı. 1950’lerden itibaren ise orijinal ilaçların jenerikleri ve sentezlenmesi laboratuvarlarda çok uzun zaman alacak büyük moleküllerin, bakterilere ürettirildiği biyolojik ilaçlar ile tanıştık. 2000’lere geldiğimizde de gen replasman tedavisi önümüze çıktı. Bu son noktada artık insanlarda kronik hastalıklara yol açan gen bozukluklarını giderecek ilaçlar hazırlanıyor.
Bence global ilaç sanayi son 65 yıldır önemli adımlar attı ve atmaya devam ediyor. Ben bu dönemin son 45 yılında biyolojik ilaçların, sonrasında biyobenzer jenerik ilaçların ve gen replasman tedavisinin keşfine tanıklık ettim.
Küresel ilaç endüstrisindeki trendlerle Türkiye’deki gelişmeler arasında nasıl bir fark ya da paralellik görüyorsunuz?

Biz Türkiye’de ilaç sanayine 1900’larin başında katıldık, yani arkadan geldik, ancak 100 senede çok yol kat ettik. Bugün Türkiye’de dünya ölçeğinde jenerik ilaç üretimi ve ihracatı yapan birçok firmamız var. Ancak maalesef, ilaç etkin maddesi üreten firmalarımız çok az ve ilaç Ar-Ge’si yapan firmalarımız da henüz yok. Yani henüz Türkiye yepyeni bir ilaç molekülü keşfederek dünya tıbbının hizmetine sunmamıştır.
İlaçta araştırma çalışmaları, yani yeni moleküllerin keşfi, 10 seneden fazla bir uğraş gerektiren ve 1.5 milyar doların üzerinde maliyeti olan bir uğraştır. Yeni bir molekülü bir tek kişi değil, hekim, eczacı, biyolog, kimyager, fizikçi gibi değişik branşlardan oluşan bilim adamları keşfeder. Ülkemizde bu tür bilim adamlarımız mevcuttur, ancak bunların hemen hepsi yurt dışındaki Ar-Ge merkezlerinde çalışmaktadır. Türkiye’miz, 10 sene boyunca toplam 1.5 milyar dolar yatırım yapacak ve bundan sonra yatırımının karşılığını bekleyecek kadar sabırlı bir sermaye yapısına alışık değildir. Diğer taraftan, bulunan fikrin korunması ve çalındığında cezalandırılması hususunda hukuki altyapımız da yeterli değildir. Yoksa siz 9 sene uğraşırsınız, 10. sene araştırmacılardan birisi çalışmaları alır ve bir başkasına fısıldar, böylece 9 senelik uğraşınız ve harcadığınız para bir anda elinizin altından kayıp gider.
Ancak, dünyada son zamanlarda artık yeni molekülleri karma bilim adamlarından oluşan start-up firmalar keşfedip belirli bir yere kadar geliştiriyorlar ve ondan sonra Ar-Ge’ ye devam edip bitmiş ilaç haline getirmesi için büyük ilaç firmalarına çok yüksek meblağlara satıyorlar. Örneğin Novartis, bir start-up firmanın kas kaybına yol açan genetik geçişli ölümcül SMA hastalığı için geliştirdiği gen replasman tedavisi ilacını 2010’lu yılların sonunda firmadan 9 milyar dolara satın aldı.
Bence bu tür start-up firmaları yurdumuzda kurabilecek ve araştırma yapabilecek beyin gücüne sahibiz. Bu firmalar, dünyada olduğu gibi, araştırmalarını belirli bir seviyeye getirip olumlu sonuçlar elde ettiklerinde, çalışmalarını büyük ilaç firmalarına satabilirler. Yeter ki fikrin korunması ve çalındığında cezalandırılması hususunda hukuki altyapımız kuvvetli olsun.
İlaç fiyatlandırma politikaları, ruhsatlandırma süreçleri, kur farkı ve geri ödeme süreçleri sektörün en önemli gündemleri arasında. Bu konuda yaşanan zorlukları nasıl değerlendirirsiniz? Döviz bazlı maliyetler ve global tedarik zinciri sorunları Türkiye operasyonlarını nasıl etkiliyor?
2000’li yılların ilk çeyreğinde, Bakanlık ve ilaç sanayinin beraber çalışmasıyla iyi bir ilaç fiyatlandırma sistemi kuruldu. Bundan önce ilaçta maliyet bazlı bir fiyatlandırma politikası izleniyordu ki, bu durum bazı firmaların maliyetleri şişirmesine ve devletin zarar etmesine neden olabiliyordu. Biz, serbest bir pazar olan Avrupa Birliği’ndeki en ucuz beş ülkeyi beraberce belirledik ve ilacımız bu beş ülkeden en ucuz hangisinde satılıyorsa o ülkenin fiyatını referans olarak aldık. Bunun da üstüne SSK hastanelerinin eczanelerinin kapatılacağı, yazılan ilaçların artık serbest eczaneler üzerinden satılacağı ve pazarın genişleyeceği varsayımıyla %10 iskonto verdik. Euro kuru her %5 arttığında da ertesi ay kur artışından dolayı ilaca aynı oranda zam verilecekti.
Bu karara bir müddet Bakanlık tarafından uyuldu. Daha sonra giderek, %10 iskonto %40’lara kadar çıkarıldı. Daha sonra da kur artışına göre ilacın TL fiyatına yıllarca zam verilmedi, kur donduruldu ve fiyat sabit kaldı. Bunu takiben güncel kurun %60’ı referans olarak alındı ve ilacın TL fiyatı o şekilde hesaplandı. Şu anda Avrupa’daki en ucuz 5 ülke arasında en ucuz ilaç 100 TL iken Türkiye’de bu fiyat 20-25 TL’ye düşmüş vaziyette.
Kabaca bakıldığında, kısa süreli bir tasarruf elde ettiğimiz düşünülebilir. Ancak holistik bir bakış açısıyla bence zararımız kârımızdan çok daha fazla olmuştur. 2008’e kadar olan dönemde Türk ilaç sanayi dünyada 12. sıradaydı, ancak yapılan uygulamalar sonucu Türkiye’de üretim avantajı kayboldu ve bugün itibaryla 21. sıraya geriledik. Birincisi, yabancı ilaç firmaları açtıkları fabrikaları tek tek kapatıp, üretim ve ihracattan, fasonda ürettirme veya ithal etme durumuna düştüler. Ayrıca, birçok yeni keşfedilen ilaç da aşırı düşük fiyattan dolayı ülkemize getirilemez oldu. Bunun sonucunda, ilaç endüstrisindeki istihdam kaybı ve ihracat potansiyelinin tam olarak değerlendirilememesi başlıca zararlarımızdandır.
Türkiye’de ilaç erişimini artırmak ve sektörü sürdürülebilir kılmak için hangi adımlar öncelikli olmalı?
Bazı kişilerde ilk akla gelen devlet desteği oluyor. Bu elbette önemli, ancak başarıyı yalnızca bu desteklerle sağlamanın mümkün olduğuna inanmıyorum. Devletin asıl rolü; ruhsatlandırma ve fiyatlandırma süreçlerini etkin biçimde yürütmesi, patent ve veri koruma düzenlemelerini tam anlamıyla hayata geçirmesi ve böylece ilaç sanayinin önünü açmasıdır. Bu koşullar sağlandığında, yapılacak yatırım kaynağı da bir şekilde bulunacaktır diye düşünüyorum.
Örneğin, 2015 yılında devletimiz ülkemizde patent süresi dolmuş pahalı biyolojik ilaçların jeneriklerinin (biyobenzer ilaçlar) üretimi için ilaç firmalarına maddi destek ve üretecekleri mallarını alım garantisini verdi. Bundan yararlanan firmalar, tam ürettikleri ürünlerine fiyat alacakken, patent süresi dolan orijinal ürünün firması fiyatını yarı yarıya düşürdü. Bunu yapabilir, çünkü zaten patent süresi boyunca kazanacağını kazanmış ve kâr marjı da yüksek, çünkü tüm dünya için büyük ölçeklerde üretiyor. Bunun üzerine SGK da teşvik verilen yerli firmadan aynı fiyata inmesini istedi ama böyle bir durumda, ilacı daha yeni ve sadece Türkiye için üretmeye başlayan yerli firma kesin zarar ederdi. Dolayısıyla yerli ürünlerin birçoğu doğmadan öldü ve devlet verdiği teşvik parasını, firma da onun üstüne yaptığı yatırımı kaybetti.
Bunun nedeni bence Bakanlıklarımız arasında koordinasyon olmaması. Fiyatlandırma konusunda en ucuz ilaç kıstas olarak alınıyor. Oysaki ülkede üretim yapan, istihdam sağlayan ve ihracat yapan firmaların faaliyetlerinin bir paket şeklinde değerlendirilmesi gerekir diye düşünüyorum. Bu konuda ilgililerle konuşulduğu zaman üretim, istihdam ve ihracat gibi konuların başka bakanlıkların sorumluluğu olduğunu ifade ediyorlar. Dolayısı ile en ucuza ilaç veren firmalar kazanabiliyor ama Türkiye’ye imalat, ihracat açısından katkısı olan firmalar kaybedebiliyorlar.
Türkiye’de Ar-Ge yapmanın önündeki en önemli engeller sizce neler? Devletin sunduğu teşvik ve destek programları yeterli mi? Mevcut sistemde iyileştirilmesi gereken noktalar sizce neler?
Dünyada ilaç sanayii, cirosunun %17 kadar büyük bir oranını Ar-Ge çalışmalarına ayırıyor. Bu çok büyük bir rakam. Bu alanda tüm sanayilerin dünya ortalaması %5 civarındadır.
Dolayısı ile birinci şart, ülkede kârlı bir ilaç sanayinin olmasını sağlamak ve bu kârın önemli bir kısmının Ar-Ge yatırımları ve ihracata yönlendirilip yönlendirilmediğini yakından takip etmektir. Bunun için de fiyatlandırma ve ruhsatlandırma süreçleri şeffaf bir biçimde yürütülmeli, patent ve veri koruma düzenlemeleri ve süreçleri de tam anlamıyla hayata geçirilerek, ilaç sanayinin önü açılmalıdır.
Aslında bu iş bu kadar basittir. Sağlık ve ilaç harcamalarına bir masraf değil, yatırım olarak bakmak gerekir. Hem ülke insanına hem de ülke ekonomisine yatırım!
Almanya’da bir enstitünün dünya çapında yaptığı bir araştırmaya göre, bir ülke ilaç ve sağlık harcamalarına GSYİH’sinden ne kadar pay ayırıyorsa, ilaç ve sağlık endüstrisinin ülke ekonomisine getirdiği katkı payı da aynı oranda artıyor. Yani ilaç ve sağlık harcamaları bir müddet sonra kendi kendini sübvanse ediyor. Yeter ki buna inanılsın ve bir müddet kararlılıkla sabredilsin.
Klinik araştırmalar konusunda da aslında ülke olarak büyük bir potansiyelimiz olmasına rağmen aldığımız pay oldukça düşük, bu konuda ne düşünüyorsunuz, bu payı artırmak üzere neler yapılabilir?
Sağlıklı gönüllülerde ve hastalarda yapılan klinik araştırmalar, yeni bir ilacın tüm Ar-Ge masrafının önemli kısmını oluşturur. Tüm gelişmiş ülkeler, klinik araştırmaların en büyük talibidir. Dünyada yılda 100 milyar dolarlık ilaç klinik araştırması yapılmakta olup, bunun 1/3’ü Avrupa’da, 2/3’ü ise ABD ve Japonya’dadır. Avrupa’daki 33 milyar dolarlık araştırmanın 2/3 ‘üne ise İsviçre, Almanya, İngiltere ve Fransa talip olmuştur. Ülkemiz 1990’ların sonundan itibaren bu yönde önemli adımlar atmıştır, ancak yine de 33 milyar dolardaki payı çok düşüktür, her yıl artmaktadır ancak çok daha fazla artabilir.
Türkiye’de ilaç sektöründe sürdürülebilir büyüme için kamu-özel sektör iş birliğinde ne gibi adımlar atılmalı?
Takdir edilmelidir ki, ilaçta içinde bulunduğumuz durum sürdürülebilir değildir. Kayserilinin eşeğini yükleyip, yükleyip, “Tam alışıyordu, öldü” demesi misali, sanki ilaç sanayinin kırılma noktası test edilmeye çalışılmaktadır. Ayrıca, 100 yıllık yerli ilaç sanayicileri yanında, 4 duvar yapıp 2 makina alan ucuz ilaç üreticileri türemiştir. Makinanız Rolls-Royce bile olsa, eğer bunu kamyon şoförü mantalitesi ile kullanıyorsanız, kalitede dünya standartlarını asla yakalayamazsınız.
Bilinmesi gereken, bir ülkede kaliteli ilaç sanayi ölürse, yeniden doğmasının çok zor olduğudur. Rusya bunun en güzel örneğidir. SSCB zamanında ilaç endüstrisini Slovenya, Macaristan, Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne havale etmiş, kendisi silah ve uzay endüstrisine odaklanmıştır. Bu sebeple, 1990’lardan bu yana kendi yerli ilaç endüstrisini hâlâ doğru düzgün kuramamıştır.
Bence devletimizin bize vereceği en büyük teşvik ve destek, yukarıda belirttiğim şartların yerine getirilmesi ile olacaktır. Bunu takiben de inanıyorum ki su, yolunu bulacaktır.
Son olarak ilaç sektöründe çalışan gençlere başarılı bir kariyer inşa etmeleri için önerileriniz ne olur?
Başarılı bir kariyer inşa etmek ciddi bir emek ve kararlılık gerektirir. İş -özel yaşam dengesini, “Saat 17.00’de mesaim biter, bundan sonrası bana ait” anlayışıyla kurmaya çalışanlar, ne yazık ki çoğu zaman altı ay bir firmada, bir yıl başka bir firmada savrulan bir kariyer çizgisine mahkûm oluyor. İyi bir kariyerin mutlaka bir bedeli vardır. Elbette özel yaşam çok kıymetlidir; ancak burada belirleyici olan harcanan zamanın miktarı değil, niteliğidir. Zamanı doğru yönetebilenler için iş ve özel yaşam dengesini sağlamak mümkündür.
İlaç Sektörü-Hekim ve Eczacıların Dergisi